sovyetlerin varlığı, batı için büyük bir tehlikeydi. soğuk savaş süresince anti-komünist propagandalar yürütüldü, muhafazakarlık ve liberalizm gibi ideolojilerin birleştiği görüldü. dünyayı kasıp kavuran bu tehdit, neo-liberalizmin yolunu açarak tarihe gömüldü. liberal demokrasiler ile donatılan dünyada kafamızı nereye çevirirsek çevirelim “-mış gibi” yönetimleri ile karşılaştık. bu yönetimlerin anayasaları gelişmişti, uluslararası antlaşmalarda imzacılardı, gösterişli bir demokratiklik kıyafeti giymişlerdi. 21. yüzyıl ise tam bir “dışı seni içi beni yakar” pozisyonundaki bu devletlerin yaşadıkları krizlere sahne oldu. çünkü bu ülkelerin dönüşümleri yalnızca kâğıt üzerinde kalmıştı.
bu duruma şaşırılmaması lazım. olaylar tarihsel arka planına ihanet etmeden gelişiyor. tarih boyunca da gücü elinde toplayan elitler, bu ayrıcalıklarından taviz vermemek için her yolu denemişler, yepyeni kavramların ve yönetim biçimlerinin oluşmasına neden olmuşlardır. özellikle orta çağ dünyasında yaşayan bir avrupalı iseniz, içerisinde yaşadığınız baskı rejimi sizi insan yerine koymaz, çoğu zaman sorunun nerede olduğunu bile anlamanıza izin verilmez. ağır bir kilise egemenliği vardır, krallar ise kiliseye diş geçiremedikleri için öfkelerini halklarına yöneltmişlerdir. kralın önünde zalimliğini engelleyecek bir set çoğu zaman yoktur. halk ağır vergiler altında ezilir, başka bir alternatif yoktur. montesquieu’yu var eden koşullar da aşağı yukarı böyledir, 1600’lü yılların sonuna doğru fransa’da dünyaya gelen montesquieu, görece şanslıdır. asker bir baba ile soylu bir annenin oğludur, okuyup avukat olabilmiştir.
fransız ihtilali’ne giden zamanda yaşayan montesquieu, dönemin karmaşıklığı ile beslenmiş, kariyerinde yeni bir sayfa açmıştır. gücün nasıl hoyratça kullanıldığını bizzat kendi halkı üzerinde gözlemleyebilen montesquieu, yaşananların perde arkasında yer alan ana sorunun gücün tek elde toplanması olduğunu saptadı. bu durum, kaçınılmaz olarak yozlaşmaya ve zulme yol açıyordu (1748). bu saptamasından yola çıkarak, insanlık için önemli bir eşik olacak olan güçler ayrılığı kuramını inşa etti. “yasama, yürütme ve yargı güçleri birbirinden ayrılmadığı sürece özgürlük yoktur” diyen montesquieu, bu üç ana gücün birbirinin yetki alanına müdahale etmeyeceği bir düzen önerdi. böylece kimse mutlak bir egemenlik kuramayacaktı (1748).
döneminde çok popülerleşmeyen bu fikir, ileride amerika birleşik devletleri anayasasının temel ilham kaynaklarından biri oldu. amerika’nın kurucu önderlerinden alexander hamilton, “yargının bağımsızlığı, demokrasinin temel güvencesidir” der ve yargının “ne kılıcı ne de kesesi” olduğunu ve bu yüzden bağımsız kalması gerektiğini söyler (1788). böylece güçler ayrılığı, demokrasinin ayrılmaz bir parçası olarak günümüzde birçok ülkenin anayasasında kendine yer bulur. türkiye de yargının bağımsız olduğu, güçler ayrılığı ilkesinin benimsendiği bir ülkedir. öyledir, değil mi?
güçler ayrılığı ve anayasalarımız
anayasal düzlemde konuşacaksak evet, öyledir. bu konuların türkiye’de tartışılmaya başlanması cumhuriyetten önceki dönemlere tekabül eder. II. abdülhamit’in döneminde ilan edilen ilk anayasamız kanuni esasi, osmanlı topraklarına bu kuramı getirmek için iyi bir denemeydi (özbudun, 2012). bu girişim, padişahın mutlak otoritesini sarsmayı başarsa da sürdürülemedi. ardından bayrağı cumhuriyet devraldı, gerçek anlamda güçler ayrılığına yönelik net bir vurgu ancak 1924 anayasası ile geldi. artık devlet yapısında yasama, yürütme ve yargı ayrımı daha belirgindi, fakat meclis üstünlüğü doktrini baskındı (tanör, 2012).
tarihler 1961’i gösterdiğinde ise türkiye, en demokratik anayasasına kavuştu. askeri müdahalesonrası hazırlanan bu anayasa; yasama, yürütme ve yargı erklerini hem metin hem de kurumlar düzeyinde açıkça ayırdı (özbudun, 2012). anayasa mahkemesi de bu dönemde kuruldu. bu ilerlemeci adımların önünü kesen ise yine bir askeri darbeydi.
82 anayasası, aktif olarak güçler ayrılığını hedefe koymasa da yürütmeyi, özellikle cumhurbaşkanını güçlendirerek diğer erklerin üzerine çıkardı (tanör, 2012). türkiye’de artık güçler ayrılığı değil, güçler hiyerarşisi konuşuluyordu. bardağı taşıran son damla ise 2017 referandumu oldu. getirilen cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ile güçler ayrılığı derinden sarsıldı; cumhurbaşkanı hem yürütmenin başı oldu hem de yasa yapım sürecinde olağanüstü yetkiler kazandı. böylece, bugün türkiye’de güçler ayrılığı, montesquieu’nun büyük endişesini haklı çıkarır bir biçimde “kağıt üzerinde var, fiiliyatta oldukça zayıf” bir karaktere büründü (gözler, 2022).
yankee, yargımızı bırak
güçler ayrılığının teorik boyutunu ve serüvenini yeterince tartıştık. gündelik yaşantımızı zannettiğimizden çok etkileyen bu olgu, yer yer tartışmaya açılıyor. istanbul büyükşehir belediye başkanı ekrem imamoğlu’nun tutuklanması da bu tartışmaların yeniden açılmasını tetikledi. ana muhalefet lideri özgür özel’in tutuklamaların perde arkasında amerika’nın olduğuna işaret etti. iç siyasette deyim yerindeyse kıyamet koptu. otoriteler, yargımızın bağımsız olduğuna dikkat çekmek için sıraya girerken, amerika’dan rahip brunson referansı geldi, gündeme bomba gibi düştü. hatırlamakta fayda var: rahip brunson, amerika’nın yaptırımları karşısında serbest bırakılan rahipti.
amerika başta olmak üzere “dış güçlerin”, özellikle geri bıraktırılmış ülkeler üzerindeki emperyalist hamlelerini anlatmak bu yazının görevi değil. ülkelere demokrasi götürmekle meşhur (!) amerika’nın dününü de biliyoruz, bugününü de görüyoruz.
muhalefete dönük işlevsel bir silah
yargı bağımsızlığını yalnızca diğer devletlerin zarar verdiği bir olgu tanımlamasına sıkıştırmak da doğru değil. giderek otoriterleşen rejimler, yargıyı muhaliflerine yönelik işlevsel bir silah olarak kullanmaktan çekinmezler. hukuk sisteminin bir baskı aracına dönüşmesi, charles dunlap’ın “lawfare” kavramında can bulur. ilk kez 2001 yılında ortaya atılan bu kavram, savaş araçlarının yalnızca fiziksel şiddetle değil, hukuki süreçlerin manipülasyonları yoluyla da yürütüldüğünü iddia eder (dunlap, 2001). bir başka ifadeyle lawfare; devletin hukuku kendi siyasi rakiplerini sindirmek, muhalefeti bastırmak ve kamuoyunu manipüle etmek için stratejik bir silah hâline getirmelerini ifade eder. bizim bugün türkiye’de yaşadığımız da tam olarak budur.
hatay’ın seçilmiş milletvekili can atalay’ın, hakkındaki anayasa mahkemesi kararına karşın hapishaneden çıkarılmaması ve vekilliğinin düşürülmesi, çağdaş hukukçular derneği onursal başkanı selçuk kozağaçlı gibi figürlerin uzun tutukluluk süreçleri, imamoğlu’nun, selahattin demirtaş’ın, osman kavala’nın, ümit özdağ’ın tutuklanmaları da bu çerçevede değerlendirilebilir. bu isimlerin içeride olma sebebi suçlu olmalarından ziyade, sivrilen muhalif figür olmalarıdır. boykot çağrıları yapan oyuncu cem yiğit üzümoğlu’nun gözaltına alınıp adli kontrolle serbest kalması da bu çerçevededir. bu örnekler, yargının bağımsızlığının çöküşüyle birlikte hukukun meşruiyetini de zedelemekte ve siyasal alanı ciddi bir biçimde daraltmaktadır.
kaynakça.
dunlap, c. j. (2001). law and military interventions: preserving humanitarian values in 21st century conflicts. harvard university program on humanitarian policy and conflict research.
gözler, k. (2022). türk anayasa hukuku dersleri. ekin kitabevi.
hamilton, a., madison, j., & jay, j. (1788). the federalist papers.
montesquieu, c. (1748). de l’esprit des lois [kanunların ruhu üzerine].
özbudun, e. (2012). türk anayasa hukuku. yetkin yayınları.
tanör, b. (2012). anayasacılık hareketleri. yapı kredi yayınları.






Yorum bırakın