klasik hanefî hukukuna göre zehirleme; doğrudan bir suç türü olarak ele alınmamış, cezai niteliği tartışmalı bir eylem olarak havada kalmıştır. 16. yüzyılın ortalarından itibaren ataerkil diktatörlüğün türlü belalarından kurtulmak isteyen kadınlar bu kanuni açığı değerlendirmiş, inisiyatif alıp çorba ve kahve tariflerine türlü eklemeler yapmış ve bir karşı kültür hareketi başlatmışlardır. zehirleyerek öldürme eylemi; osmanlı kadınlarının şiddet, ihmal, zorla evlilik ve çeşitli patriyarkal illete karşı kendilerini fail olarak konumlandırabilme cesaretiyle vücut bulmuştur. kadın’ın boşanma hakkından pratikte mahrum olması gerçekliğiyle pekişmiş ve kulaktan kulağa imparatorluğun her yerine yayılmıştır. kadının yemek yapma, ev içi temizlik ve bayındırlık, ilaç hazırlama gibi atanmış görevlerinden güç alarak hayata geçirdiği bu eylem, hanefî hukukunun kör noktalarına sızarak ehven cezalarla boşanmanın kesin yolu olarak varolmuştur.
toplumsal cinsiyet rolleri çerçevesinde emek bölüşümü yapılan toplumlarda kadınlar; bitkisel karışımlar, ritüeller ve empirik bilgiyle tarih boyunca şifa üretmişler ve bu bilgileri sözlü gelenekle birbirlerine aktararak bir bilgi kolektifi yetiştirmişlerdir (şener, 2022). komşudan komşuya, mahalleden mahalleye aktarılan bu bilgiler yalnızca hastalıkları iyileştirmekle kalmamıştır. sık sık ev içi siyaseti dengelemek ya da özgürlüğe ulaşmak için de kullanılmıştır. mahkeme kayıtlarında geçen “bir şey katma, toz verme, çorbaya karıştırma” gibi ifadeler, birbirlerine özgürlük yolunda yardım eden kadınlar arasında bilginin mahiyetinden çok gizliliğe ve dayanışmaya işaret eder (peirce, 2003).
16. yüzyıldan itibaren osmanlı’da şeyhülislam fetvaları yalnızca birer dini-hukuki görüş değil, aynı zamanda fiilî anlamda kanun hükmü niteliğindedir. özellikle ebu’s-suûd efendi’nin şeyhülislamlığı döneminde şer‘î hukukla örfî hukukun birleştirildiği bir yapı kurulmuş, fetvalar hem yargı kararlarını yönlendirmiş hem de merkezî devletin hukukî meşruiyetini sağlayan metinler haline gelmiştir (midilli, 2020). hanefî fıkhına göre cinayet kasıtlı veya kasıtsız olarak iki türlü değerlendirmeye alınmış, cinayetin niteliğini belirlemek için failin kesici/delici silah kullanıp kullanmadığı kriter olarak belirlenmiştir. kasıtlı yani öldürme amacı taşıyan aletlerle (ala jariha) işlenen cinayetler kısasa tabi tutulmuş ve maktulün birincil mirasçısına katili öldürme hakkı tanınmıştır. taksirle işlendiği düşünülen, katilin öldürme yolunda ikrah etmediği varsayılan, alet kullanılmayan durumlarda ise ceza, yine maktulün birincil mirasçısı tarafından belirlenen bir miktarın ödenmesi olmuştur (diyet). hanefi kanun yapıcılar, öldürme aksiyonunun zorunluluk teşkil edip etmediğini yani ikrah meselesini, cinayet niteliğini değerlendirmede bir belirleyici kriter olarak kullanmışlardır. bu yüzden cinayet davaları hem katil hem de maktulün davranışları göz önünde bulundurularak karara bağlanmıştır. al-sarakhsi gibi düşünürler, bu bağlamda zehir içmenin irade ile alınabilecek bir karar olduğunu, zehrin ise bir cinayet aleti olmadığını hesaba katarak zehir içmeyi intihar addetmiştir. zehir marifetiyle işlenen cinayetlerde kasıt, zehri maktulün kendi eliyle tüketmediği durumlarda aranmıştır. zehrin yalnızca hasta yatağında kaşıkla, uykuda ya da gizlice tükettirildiği davalar ceza hukukunun kapsamına girmiştir. öte yandan tezgahta duran zehirli çorbayı içmek veya masadaki arsenikli kahveyi iştahla yudumlamak kurbanın özgür iradesi çerçevesinde değerlendirilmiştir. failler pek çok durumda yalnızca aldatma suçundan hüküm giymiştir. al-sarakhsi bu iddiasını tarihi bir örnekle desteklemiştir: peygambere zehirli bir koyun armağan edip bishr b. bara’yı öldüren yahudi kadın, peygamber tarafından diyete dahi sorumlu tutulmamıştır çünkü bishr zehri tüketmeyi kendi rızasıyla kabul etmiştir (ımber, 1994).
zehirle öldürme eylemleri, osmanlı hukuku ve toplumsal yapısı içerisinde bir boşluğun, bir “gediğin” içinden sızan bir kadın direniş hareketidir. ataerkil düzenin içinde görünmezliğe mahkûm edilen kadınlar, hem hanefî hukukun yorumlanabilirliğinden hem de kadınlar arası sözlü bilgi ağlarından güç alarak kendi özgürlük yollarını yaratmışlardır. şeyhülislam hüseyin (1632-34) bir fetvasında sarhoşken karısını boşayan ama mahkemede yalanlayan bir adamdan kurtulmak ve onun zina suçuna ortak olmamak amacıyla son çare olarak kadının kocasının yemeğine zehir katmasını helal kılmıştır (ıbn nujaym, 1863). ıslahat fermanı’nın etrafında yeni bir dönem başlarken, 1840’larda, osmanlı devleti hayatın her alanını düzenlemek üzere kolları sıvamış, halk sağlığıyla ilgilenen meslek grupları (fırıncılar, eczacılar, aktarlar vb.) denetime tabi tutulmuştur. yine de sıçanotu (arsenik), aksülümen gibi kadınların günlük hayatta ve direnişte yoğun talebinin olduğu zehirlere ulaşım, istanbul’un muhtelif yahudi pazarlarından, kapalı çarşıdan veya köşe dükkanlardan mümkün olmaya devam etmiştir. 20.yüzyılın başında vasil naum efendi, zehirle öldürme suçlarının yaygınlığı ve uzun tarihiyle ilgili bir raporu saraya sunduktan sonra bu uzun ömürlü fenomen bir süreliğine fark edilmiş olsa da evlilik reformları ya da kadının sosyal yaşamdaki yeri üzerine değil, daha çok zehir satışı üzerine tartışmalar yaşanmıştır (aykut, 2016).
ıslahat fermanı etrafında değişen osmanlı ceza kanunnameleri, kocalarını zehirlemiş olma şüphesiyle sorgulanan kadınların mahkeme kayıtlarında gözlemlenebilir. ferman yayınlandıktan yaklaşık üç sene sonra, 1858 senesinde yürürlülüğe giren ceza kanunnamesi, 1810 fransız ceza kanunundan etkilenmiş, fakat yine de şeriatın prensiplerini korumuştur (göçek, 1997). bu kanunnameyle beraber zehirleme suçu doğrudan cinayet kategorisine girmiş, fakat şeriat prensipleri korunarak kısas gerektirmeyen, ikrarsız bir cinayet türü olarak kalmıştır. 1858 ceza kanunnamesinin öncesi ve sonrasından iki örnek:
1843 senesinde adana’da hüsna isimli bir kadın, kocası hasan’ı yemeğine aksülümen katarak zehirlemiş ve zehirlemenin yasal boşluğundan faydalanarak ta’zire (uyarma, dayak, kısa süre hapis gibi ufak cezalar) göre hüküm giymiştir.
bundan 25 sene sonra edirne’de stefan yatağında ölü bulunup karısı 15 yaşındaki katinka soruşturmaya çağrılmıştır. evvela suçlamaları reddetse de genç olduğundan dolayı cezaya tabii tutulmayacağı konusunda ikna edilmiştir (aykut, 2016).
“bir gün kiracılarından elenko ile birlikte kiliseden dönerken katinka, bir yahudi aktardan fare zehri satın aldı. aynı gece stefan eve döndüğü zaman öfkelendi ve katinka’ya mahallede neden dolaştığını, neden kırmızı elbise giydiğini sorarak onu azarladı ve çeşitli hakaretlerde bulundu. bu durum karşısında katinka incindi, ağlamaya başladı ve fare zehrinin yarısını stefan’ın kahvesine koydu. mahkemede herhangi bir pişmanlık belirtisi göstermeyen katinka, duygularını açıkça dile getirdi: “bu adamla evlendiğimden beri iyi bir günüm olmadı. sürekli azar işitirdim. o gün… zehri aldım çünkü bir şekilde yaparım diye düşündüm… onu zehirlediğim için pişman değilim.” (aykut, 2016, p. 129)
katinka, miladinu, hüsna ve zeyd gibi isimler, imparatorluğun farklı coğrafyalarına ve yüzyıllarına yayılmış kadınların ortak bir direniş biçimini temsil eder. bu kadınlar, ataerkil baskının ve şeri hukukun sınırlarında kalan gri alanları ustalıkla kullanarak zehir yoluyla özgürlük aramış, yasal boşluklardan sızarak kendi adaletlerini tesis etmişlerdir. zehir, hem bir şifa hem de bir silah olarak kadınların gündelik yaşamlarında bilgi, dayanışma ve inisiyatifle şekillenen sessiz bir karşı kültür aracı hâline gelmiştir. bu tarihsel fenomen, osmanlı hukukunun sınırlarında kadın fail figürünü görünür kılmaktadır.
kaynakça
Göçek, F. M. (1997). Social boundaries of Ottoman women’s experience in eighteenth-century Galata court records. In Z. G. Arat (Ed.), Women in the Ottoman Empire: Middle Eastern women in the early modern era (pp. 48–66). Brill. (The Ottoman Empire and Its Heritage: Politics, Society and Economy, Vol. 10)
Aykut, E. (2020). Toxic murder and female criminality: Poison in the Ottoman Empire and the case of Katinka. Journal of Women’s History, 32(2), 12–35. https://doi.org/10.1353/jowh.2020.0021
Ibn Nujaym. (1863). Fetavâ-yı İbn Nüceym (R. b. el-H. İ. Rıdâî, Trans. & Comp.). Istanbul: Matbaʿa-yi Şeyh Yahya. (Original work published 1279 AH)
Imber, C. (1994). Why you should poison your husband: A note on liability in Ḥanafī law in the Ottoman period. In C. Imber, Studies in Ottoman History and Law (pp. 253–262). Gorgias Press. https://doi.org/10.31826/9781463230104-013
Şener, D. (2022). Şifacı kadınlar: Osmanlı toplumunda kadınların halk hekimliğindeki rolü üzerine bir inceleme. Folklor/Edebiyat, 28(110), 453–468. https://doi.org/10.22559/folklor.1116632






Yorum bırakın