eylül barut.
insan varoluşunu destekleyen önde gelen unsurlardan biri şüphesiz mekanlardır. yaşadığımız kentler, yürüdüğümüz sokaklar, arkadaşlarımızla buluştuğumuz mekanlar, kaldığımız yurtlar, okuduğumuz kampüsümüz, otobüs beklediğimiz duraklar bizim ve bizden öncekilerin izini taşır. eğer refah seviyesi oldukça düşük bir ülkede yaşıyorsanız, bu izler çoğunlukla kanlıdır.
etrafımız bu kadar kanla kaplıyken nasıl bu alanlarda yaşamayı sürdürebiliyoruz? nasıl oluyor da mart 2016’da 38 kişiye mezar olan güvenpark’ta hâlâ otobüs bekleyebiliyor; kanlı 1 mayıs’ta yitirdiğimiz, sayısı 30’u aşan yurttaşımıza rağmen taksim’i her gün doldurabiliyoruz? bütün bunların açıklamaları insanlığın “nankörlüğüne”, unutkanlığına ve “hayat devam ediyor” gibi teselli cümlelerine sığar mı? bu yazıya göre, sığmaz.
geçmişle yüzleşme mekanları
mekanlar, sadece fiziksel değil, aynı zamanda siyasal ve duygusal bir hafıza taşıyıcısıdır. çin’in meşhur meydanı tiananmen’i ele alalım. çin komünist partisi’nin reformist liderinin ölümüyle başlayan olayların merkezi olan bu meydan, bugün kullanıma açık olsa da kanlı tarihinin anılması yasak. bu yasak, tam olarak pierre nora’nın kaleminde can bulan hafıza mekanları kuramıyla çelişiyor. bu kavram, toplumsal hafızanın somutlaştığı yerleri, nesneleri ve ritüelleri tanımlamak için kullanılıyor. bir başka ifadeyle; ulusal kimlik, geçmişle yüzleşme ve kolektif hafıza gibi kavramları anlamak için güzel bir araç.
insanlık, toplum olmayı tam anlamıyla keşfetmemişken hafızanın aktarımı daha kolaydı. dar nüfuslu toplumlarda sözlü anlatı hakimdi. insan ömrü; nesiller boyu aynı köyde, aynı evde, aynı meydanda geçiyordu. bu durum doğal süreçte mekanın belleğiyle bireyin belleğini iç içe geçirirdi, mekanları hafızayı taşıyan sabit referanslara dönüştürdü. modern toplumun beraberinde gelen göç, kentleşme, dijitalleşme gibi süreçler; mekanla kurulan sürekliliği kesintiye uğrattı. artık insanlar sabit bir yerle değil, hareketle tanımlanıyor.
nora’ya göre modern toplumlarda hafızanın artık doğal olarak aktarılmaması, hafıza mekanları aracılığıyla geçmişin korunması gibi bir adımın atılmasını zorunlu kıldı. geçmişle bağ kurmanın araçları hâline gelen bu mekanlar, çoğu zaman egemen güç, yani devlet eliyle şekillendirilir. daha basit bir şekilde anlatmamız gerekirse; olayların somutlaştığı mekanlar, neyin hatırlanacağının ve aktarılacağının da belirlenmesi gibi bir sorumluluk taşır. nora’nın ifadesiyle, “hafıza, somut olanla kök salar ve kendini yerlere ve mekanlara bağlar; tarih ise soyut zamansal süreklilikler içine yerleştirilmiş belirli olayları inşa eder” (1989).
hafızanın kolektifleşmesi hususunda maurice halbwachs’ın toplumsal hafıza kavramına da değinmekte fayda var. hafızanın bireyin deneyimlerinden değil, bu deneyimlerin toplum tarafından anlamlandırılması yoluyla oluştuğunu belirten halbwachs; aile, sınıf, din, meslek gibi toplumsal grupların bireyin hafızasını nasıl şekillendirdiği üzerinde durur. grup aidiyeti değiştiğinde, bireyin hatırlama biçimi de değişir. bu nedenle çocukluk hatıralarının silik olması, sosyal aidiyetin henüz oluşmamış olmasından kaynaklanır (halbwachs, 2018).
‘tekniken müze olamaz’
türkiye’deki toplumsal olayları ve katliamları düşünürsek karşımıza belli başlı mekanlar çıkacaktır. örneğin, 1993’te 35 kişinin yakılarak katledildiği olaylar denildiğinde hepimizin aklında bir mekan belirir: madımak oteli. katliamın gerçekleştiği günden itibaren bazı kesimler otelin “utanç müzesi” olması gerektiğini savunuyor. 2008’de dönemin kültür ve turizm bakanı ertuğrul günay, otelin müzeye dönüştürülmesinin teknik olarak mümkün olmadığını, ancak sosyal ve kültürel işlevi olan bir yapıya dönüştürülmesinin değerlendirildiğini açıkladı. 2010 yılında ise otel, sivas valiliği tarafından kamulaştırıldı ve “bilim ve kültür merkezine” dönüştürüldü. binada bir “anı köşesi” oluşturuldu ve yaşamını yitirenlerin isimlerine yer verildi. yeterli olup olmadığı tartışmaları bu yazının konusu değil ama madımak oteli’nin müze olmama hikayesi, hakim anlatıya karşı bir duruşu simgeliyor. james e. young’un karşı anıtlar kavramı, işaret etmek istediğimiz noktayı çok güzel bir biçimde açıklıyor. bu kavram, özellikle mağdur hafızasının kamusal alanda nasıl temsil edildiğini tartıştırırken bu temsillerin iktidar anlatısında nasıl karşı durduğunu da açıklıyor.
geleneksel anıtların yüceltici, kahramanlaştırıcı ve devlet merkezli anlatılarına karşı geliştirilen eleştirel bu bakış, alternatif bir anlatı kurmayı hedefliyor. young’a göre, karşı anıtlar “anıtın kendisini sorgulayan anıtlardır” (1993). yani sadece bir olayı anmakla kalmaz, aynı zamanda anmanın biçimini de eleştirir. mağdurları taleplerini mekana kazıma misyonunu üstlenen karşı anıtlar, alt hafıza (sub-memory) üretirler.
alt hafıza; ana akım, resmi ve hegemonik hafızanın dışında kalan, bastırılmış, unutulmuş ya da marjinalleştirilmiş hafıza biçimi olarak anlatılabilir. görünmeyen hikayeleri görünür kılma misyonu taşıyan bu kavram, hafızayı sadece geçmişe değil; bugüne ve geleceğe dair bir mücadele alanı olarak kurar. unutmaya karşı bir direniş formu olan karşı anıt ve alt hafıza kavramları, madımak oteli’nin müzeleştirilmesi talebini daha anlaşılır kılar.
madımak müzeleşemedi ama tarihe baktığımıza kısa süreliğine de olsa başarılı karşı anıt örnekleri görebiliriz. örneğin; 1986 ile 1993 yılları arasında harburg’da yer alan nazi karşıtı anıt; faşizme, savaşa ve şiddete karşı bir duruş olarak tasarlanmıştı. 12 metre yüksekliğinde çelik bir sütun olan anıtın yüzeyine halk tarafından isimler, mesajlar, çizimler yazıldı. hafızanın geçiciliğini ve kolektif sorumluluğu simgeleyen bu sütun, zamanla toprağa gömülerek yok oldu. anıtın önemi, “unutmaya karşı bir direniş” olmasından ziyade, hatırlamanın sorumluluğunu halka devreden bir yapı olmasıydı.
sonuç yerine
ne madımak tek örnek ne de sadece türkiye gerçekleri tarihe gömmeye çalışan tek devlet. eğer bir gün otoriteye karşı kendinizi çaresiz hissederseniz, günlük yaşamınızda mesken edindiğiniz alanların gerçek tarihine bakmayı deneyin. size sunulanın bir iki adım gerisine attığınız bir bakış bile bir direniş formuna dönüşebilir. gömüleni anlamak ve aktarmak, basit görünse bile önemli bir adımdır. belki de sizin odtü a1 kapısından her geçişinizde ertuğrul karakaya’yı anımsamanız düşündüğünüzden çok daha önemlidir.
kaynakça
halbwachs, m. (2018). kolektif hafıza. (çev. banu barış). ankara: heretik yayınları
nora, p. (1989). between memory and history: les lieux de mémoire. representations, (26),
7–24. https://doi.org/10.2307/2928520
young, j. e. (1993). the texture of memory: holocaust memorials and meaning. yale university press.






Yorum bırakın