enes usanmaz.
gizli fail
bir köyü bir gecede ‘mahalle’ ilan ettiğinizde, oranın ne coğrafyası değişir ne de iklimi. ama o köyün kendi kaynaklarıyla kurduğu ilişki değişebilir. türkiye, son yıllarda yaz aylarında en sert su krizlerinden biriyle yüzleşirken medya, belediyeler, sivil toplum örgütleri vs. halkı su tasarrufu yapmaya davet etti. oysa kriz yalnızca meteorolojik değil, aynı zamanda politikti.
6360 sayılı ‘on dört ilde büyükşehir belediyesi ve yirmi yedi ilçe kurulması ile bazı kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde değişiklik yapılmasına dair kanun’ (yazının ilerleyen safhalarında bu kanundan ‘büyükşehir belediye kanunu’ adıyla bahsedilecektir.) ile yerel yönetimlerin ölçeği genişlerken, suyun yönetimi de halktan kopup bürokratik yapılara “su ve kanalizasyon idareleri”ne hapsoldu. david harvey’in ‘mülksüzleşme’ dediği süreç, tam da gözümüzün önünde, köy çeşmelerinin sayaçlara bağlanmasıyla yaşandı. bugün yaşadığımız kriz, altyapı yetersizliği ile iklim değişikliğinin çarpışması gibi görünse de; özünde politik ekolojinin en temel sorusudur: suyu kim, kimin için ve hangi önceliklerle yönetiyor?
bu yazının yazıldığı kış günlerinde lütfen dönüp bir anlığına son yıllardaki yaz sıcaklarını hatırlayın. hafızamızda yer eden şey sadece termometrelerin gösterdiği rekor sıcaklıklar değil, aynı zamanda musluklardan gelmeyen su sesleriydi. ege’nin turistik beldelerinden anadolu’nun kıraç bozkırlarına kadar uzanan geniş bir coğrafyada insanlar susuz kaldı. televizyonu açtığınızda yerel yöneticilerden bakanlara kadar herkesin işaret parmağı aynı suçluyu gösteriyordu: “küresel iklim krizi”. kuraklık, yönetenler için kusursuz bir bahaneydi.
ancak bu hikâyede, herkes gökyüzüne bakarken yeryüzündeki asıl değişimi gözden kaçırdı. son yılların yaz aylarında yaşadığımız susuzluk, sadece yağmurun yağmayışı ile açıklanabilecek meteorolojik bir olay değil. krizin kökleri sadece gökyüzünde değil, tam on yıl önce tbmm’ye, yani 6360 sayılı “büyükşehir belediye kanunu”na kadar uzanmaktadır.
bir sabah uyandığınızda, yıllardır “köy” olan yurdunuzun tabelasının “mahalle” olarak değiştiğini düşünün. tabii ki bu değişim yalnızca tabela ile de sınırlı kalmadı. büyüklerimizin kazma kürek ile çalışarak, imece usulüyle getirdiği, parasını değil emeğini vererek sahip olduğu köy suyu da artık köylüye ait değil uzaktaki büyükşehir belediyesinin envanterinin bir parçasıydı.
david harvey’in kapitalizmin işleyişini anlatırken kullandığı “mülksüzleşme” kavramı, tam da bu süreci tarif eder. su, köylü için ortak bir varlık ve kolektif bir emek ürünüyken; 6360 sayılı kanun ile sayaçla ölçülen ve faturalandırılan bir “meta”ya dönüştürüldü. yetki yerelden alınıp merkeze taşındığında (bu ölçekte merkez, büyükşehir belediyesidir), yerel bilgi ve hızlı müdahale kapasitesi de önemli ölçüde zarar gördü. artık yaz aylarında depolar çatladığında, borular patladığında veya kaynaklar azaldığında; sorunu çözecek olan “köy heyeti” artık yoktu. onun yerine, yüz kilometre öteden talimat bekleyen, hantal ve maliyet hesabı yapan şirketleşmiş su idareleri vardı.
bu yazı, son yıllardaki su krizini sadece barajlardaki doluluk oranlarıyla değil; suyun yönetimindeki ölçek değişimiyle, köylünün mülksüzleştirilmesiyle ve politik ekolojinin merceğinden okumayı amaçlıyor.
köyden mahalleye geçiş
2012 yılında hazırlanan 6360 sayılı kanun, kağıt üzerinde “yerel hizmetlerde verimlilik” ve “ölçek ekonomisi” gibi parlak, neoliberal kavramlarla pazarlandı. 2014 yerel seçimleriyle fiilen hayata geçen bu düzenleme, pratikte kırsal alanın kent tarafından idari ve mali olarak ‘yutulması’ olarak okunabilir. bu kanun ile birlikte, 30 büyükşehir belediyesinin sınırları “il mülki sınırlarına” kadar genişletildi. bu değişim, harita üzerinde basit bir çizgi değişimi gibi dursa da, sosyolojik ve ekolojik bir kırılmaydı. ansızın, 16 binden fazla köyün tüzel kişiliği sona erdirildi.(kamu tüzel kişiliği: devlet tarafından kanunla veya kanunun verdiği yetkiye dayanılarak idare tarafından kurulan, kamu yararının gerçekleşmesi için çalışan, kamu gücü ve ayrıcalıklarına sahip olması dolayısıyla özel hukuk gerçek ve tüzel kişilerinden üstün konumda olan hukuki varlıklardır.) yıllardır kendi bütçesini yapan, kendi merasını koruyan ve en önemlisi kendi suyunu yöneten köyler, bir sabah uyandıklarında bir büyükşehir belediyesinin en uçtaki “mahallesi” olmuştu. kanunun anayasa’ya aykırılığı da velut yazar hukukçu kemal gözler’in makalesinde tüm ayrıntılarıyla gözler önüne seriliyor, referans kısmından meraklısı ona da ulaşabilir.
kanun öncesinde, köyün su deposunda bir çatlak olduğunda veya boru patladığında, sorunu o köyün muhtarı ve ihtiyar heyeti çözerdi. çözüm yereldi, hızlıydı ve çoğu zaman imece usulüyle bedelsizdi. çünkü su, o topluluk için bürokratik bir işlem değil, hayatın devamıydı. ancak 6360 sayılı kanun, bu yetkiyi köyden alıp, kilometrelerce ötedeki şehir merkezlerinde konumlanmış su ve kanalizasyon idarelerine devretti. artık köydeki (yeni adıyla mahalledeki) bir su arızası, yerel bir sorun olmaktan çıkıp, merkezi bir “vaka kaydı”na dönüştü. suyun kontrolü, coğrafyayı avucunun içi gibi bilen yerel halktan; o coğrafyayı sadece bilgisayar ekranındaki haritalardan gören mühendislere ve bürokratlara geçti. merkezileşme, hizmeti “bütünleştirmek” isterken, aslında hizmet ile ihtiyaç sahibi arasındaki mesafeyi açtı.
suyun mülksüzleştirilmesi
çitleme” (enclosure), eskiden herkesin kullanımına açık olan ortak varlıkların -su, mera, orman gibi- etrafının çevrilip halka kapatılmasıdır. harvey’e göre kapitalizm, kâr edecek yeni alan bulamadığında bu ortak alanlara el koyar ve onları parayla satılan ticari bir “mal”a dönüştürür. yani halkın ücretsiz sahip olduğu haklar elinden alınır, piyasanın içine hapsedilir; böylece sistem kendine havadan yeni bir kazanç kapısı yaratmış olur. 6360 sayılı kanun, türkiye kırsalında tam olarak bu işlevi gören bir “çitleme” (enclosure) aracıdır denebilir.
kanun öncesinde köy suyu, bir “meta” (ticari mal) değil, köy topluluğunun kolektif emeğiyle yönetilen bir “müşterek varlık” (commons) statüsündeydi. suyun değeri, piyasadaki fiyatıyla değil, yaşamsal karşılığıyla (kullanım değeri) ölçülmekteydi. ancak 6360 sayılı kanun ile köy tüzel kişiliklerinin lağvedilmesi, bu müşterek alanın devlet zoruyla çitlenmesi anlamına gelmektedir. kanun, suyun mülkiyetini ve yönetimini yerel topluluktan alarak, bütçesi ve işleyiş mantığıyla ticari bir şirketi andıran su ve kanalizasyon idarelerine devretmiştir. bu devir işlemi, basit bir idari düzenleme değil, suyun statüsünün kökten değişimidir. su ve kanalizasyon idarelerinin yönetimine giren su, artık “kullanım değeri” üzerinden tanımlanmamaktadır. köy çeşmelerine takılan sayaçlar, bu dönüşümün en somut sembolüdür. su artık bir hak değil, parası ödendiği sürece erişilebilen bir hizmettir. harvey’in teorisindeki “mülksüzleşme” tam da burada gerçekleşir: köylü, tarihsel olarak kendisine ait olan su kaynağı üzerindeki tüm söz hakkını kaybetmiş, kendi suyunun müşterisi haline getirilmiştir. bu teorik çerçeve, son yıllardaki yaz aylarında krizin neden kaçınılmaz olduğunu da açıklar. sermaye mantığıyla yönetilen su ve kanalizasyon idareleri, yatırım kararlarını “maliyet-kâr” analiziyle verir. dağınık yerleşim yapısına sahip kırsal alanlara su götürmek veya oradaki depoları yenilemek, kısa dönemde kâr marjı düşük bir yatırımdır. dolayısıyla mülksüzleşme süreci, suyu sadece yerel halkın elinden almakla kalmamış; onu kârlılık baskısı altındaki merkezi bir bürokrasiye terk ederek, altyapının çürümesine ve kriz anında sistemin çökmesine zemin hazırlamıştır. tüm bunlara ek olarak, bakım ve onarım süreçlerindeki bürokratik merkezileşme, su kayıplarını artırmıştır. kanun öncesinde yerel imkanlarla anında müdahale edilen şebeke arızaları, yeni sistemde merkezi arıza kaydı, ekip sevki ve malzeme tedariki gibi uzun prosedürlere tabi olmuştur. merkezden köye ulaşım maliyetleri ve personel yetersizliği, arızaların günlerce giderilememesine ve mevcut suyun boşa akmasına neden olmuştur.
sonuç olarak son yıllardaki yaz aylarında sistem, artan talep ve iklimsel baskı altında kırılmıştır. yüksek kayıp-kaçak oranları ve merkeziyetçi modelin esnek olmayan yapısı, suyun fiziksel olarak var olduğu havzalarda bile son kullanıcıya ulaşmasını engellemiştir. yaşanan kesintiler, su kaynağının tükenmesiyle beraber, dağıtım ve yönetim mekanizmasının işlevsizleşmesinden kaynaklanmıştır.
sonuç
incelediğimiz süreç, son yıllarda yaşanan su krizinin yalnızca meteorolojik bir kuraklık değil, 6360 sayılı kanunun yarattığı yapısal bir sonuç olduğunu göstermektedir. david harvey’in “mülksüzleşme” teorisiyle açıkladığımız bu dönüşümde, su bir “müşterek varlık” olmaktan çıkarılıp merkezi idarenin mülküne ve satılabilir bir metaya dönüştürülmüştür. köy çeşmelerinin sayaca bağlanması, köylünün suyunun ticari işletmelere peşkeş çekilmesi, suyun kullanım değerinin yerini sayaç değerinin aldığının ve köylünün kendi suyuna yabancılaştığının en somut kanıtıdır.
merkeziyetçi modelin kâr-zarar odaklı yapısı, kırsal altyapıyı “verimsiz” görerek yatırımsız bırakmış ve sistemi krizlere karşı savunmasız hale getirmiştir. dolayısıyla yöneticilerin sıkça başvurduğu “küresel iklim krizi” söylemi, aslında bu yönetimsel hataları ve altyapı eksikliklerini gizleyen bir perde işlevi görmektedir. musluklarımızdan su akmamasının temel nedeni yağış azlığının yanında, suyun yönetimini yerelden koparan, hantallaştıran ve ticarileştiren bu idari tercihtir.
kaynakça
harvey, d. (2004). yeni emperyalizm (e. kılıç, çev.). metis yayınları.
kemal gözler, “6360 sayılı kanun hakkında eleştiriler”, legal hukuk dergisi, cilt 11, sayı 122, şubat 2013, s.37-82 (www.idare.gen.tr/6360-elestiriler.pdf).
sayan, r. c. (2016). a political ecology of ‘apolitical’ water governance—lessons learned from turkish experience. international journal of water governance, 4(1), 1–18. https://doi.org/10.7564/15-IJWG101






Yorum bırakın