eylül barut
iktidar kavramını günlük yaşamda birçok bağlamda duyar, görürüz. ülkeyi yöneten kesim ile ilgili bir haberde, 8 mart’ta bir kadının elindeki dövizde veya okuduğumuz teorik bir kitapta karşımıza çıkan bu kavram, hep aynı anlamda mı kullanılıyor? elbette hayır.
iktidar ifadesi, tarih boyunca farklı ekoller tarafından değişik şekillerde tanımlanmış, her defasında anlamıyla birlikte tanımı da sınırları da tartışılmış. klasik yazından modern düşünceye doğru ilerleyen bir hatta iktidar; yeri geldiğinde bir erdem, yeri geldiğinde bir beceri olarak anlaşılmış. her bir kavramı incelemek bu yazının görevi değil, bu seferlik karl marx’ın iktidar kavramını inceleyecek, onun kavramının üzerine eklenen unsurları tartışacağız.
dille dönen çarklar
marx, tam da ondan beklenecek bir şekilde, iktidarı sınıfsal ilişkiler üzerinden okur. marx’a göre, egemen sınıf ekonomik altyapıyı kontrol ettiği için siyasal iktidarı da elinde tutar. burada siyasal iktidar kalıbı önemlidir, ilerleyen süreçlerde iktidarın devletin tekelinden çıkarılmasına neden olacak bir anlatı doğmaktadır. antonio gramsci’nin ünlü hegemonya kavramı da burada devreye girer. buna göre iktidar; yalnızca zor yolla ve baskıyla değil, kültürel ve ideolojik rıza inşasıyla da sürdürülür. ardından sahneye michel foucault çıkar, iktidarın yalnızca devletin tepesinde konumlanmadığına katılarak toplumsal gözeneklere yayıldığının altını çizer. foucault, disipliner iktidar kavramını geliştirerek hapishane, okul, kışla gibi kurumlarda gözetim ve disiplin tekniklerinin bireyleri şekillendirdiğini açıklar (1975).
eğer iktidarın yalnızca siyasal elitle ilgili olmadığı konusunda hemfikirsek, incelememiz gereken farklı bağlamlar olduğunu görebiliriz. iktidarı toplumsal bağlamda incelemek için bireylerin davranış pratiklerine, doğal olarak kültüre bakmamız yerinde olacaktır. kültürel olguları mercek altına alırsak belki de karşımıza ilk olarak dil çıkar. iletişimin mihenk taşı olan dil, duyguların dışa vurumunda en büyük araçtır desek yanlış olmaz. bu noktada duygulara ayrı bir parantez açmak gerekiyor.
duyguların bireysel hayatlarımızı etkilediği kadar, belki de daha fazla, toplumsal yaşamı şekillendiren bir yönü de var. özellikle sosyal yaşamın hiyerarşik düzenini ayakta tutan bir çimento görevi de bulunuyor. örneğin, egemen olandan korkmak bizleri düzene itaatkâr kılar. egemen olandan kastımız yalnızca devlet ve iktidar değil; işyerindeki patronumuz, okuldaki hocamız, ataerkil bir düzende yaşadığımız için evde babamız karşımıza egemen figürler olarak çıkar. egemen olandan korkmak yetmez, bir de madalyonun öteki yüzü vardır: egemen olduğumuza acımak. düzenin çarkları bu şekilde döner. bir başka deyişle duygular, “daha aşağıda” ya da “daha yukarıda” bulunan şeyin bedensel bir niteliğe bürünmesinin bir yolu olarak sıfatlaşır (ahmed, 2015).
toplumlar ve yalvarışlar
bireyler arasında iktidarı işaret eden sembolleri biraz daha inceleyelim. duyguları ifade edebilmek için kullandığımız kelime kalıpları, jest ve mimikler aslında göründüğünden çok daha fazla şey anlatıyor. örneğin, bireyler arasında iktidarın en net gözlenebildiği duygu belki de yalvarıştır. çünkü yalvarma eylemi, kurulan iktidar ilişkisinin bir sembolü gibi işler. yalvarmak, köken olarak “el açmak, dize gelmek” anlamlarını taşır. türk edebiyatı, dizileri ve sineması bize gösterir ki bu topraklarda yalvarmanın duygusal bir yükü vardır, genelde dramatize edilir. olaylar; onur, haysiyet ve gurur çıkmazında gerçekleşir. insanların sahip oldukları en değerli şeyler bunlardır çünkü, “fakir ama gururlu” insanlarla doludur burası. doğal olarak onlar da en değerlilerinden feragat ederler. bu durum dile de yansımıştır, türkçe birçok yalvarış ifadesine de sahiptir: ele ayağa da kapanılır, kul köle de olunur. bu durum yalnıza türkçeye mi özeldir?
japonya’da ise bireysellikten ziyade toplumsal bir ton vardır, bu tarz ifadeler genelde hiyerarşi çerçevesindedir. çok daha dramatik sahneler görürüz, taşıdıkları utançtan kurtulmak için düz çöküp alınlarını yere koyarlar. japon toplumunun alışkanlıkları düşünüldüğünde bu durum tuhaf kaçmayacaktır. bambaşka bir gelenek olarak amerika toplumuna göz attığımızda ise bireysel ve soğuk sahneler karşımıza çıkar. ifadeler yalındır, genelde eşlik eden bir jest yoktur. toplumlar arasındaki bu farklar, kurulan iktidar ilişkisinin yönü ve değeri açısından birçok soruya da gebedir.
iktidar teknolojisi olarak dil
bu soru için tekrar foucault’a dönebiliriz. foucault; iktidarın gündelik pratiklerin en sıradan görünen düzlemlerinde, yani “mikro iktidar” biçimlerinde işlediğini söyler (1977). bu mikro iktidarların en görünür alanlarından biri ise daha önce de vurguladığımız gibi dildir. çünkü dil yalnızca nötr bir iletişim aracı değil, bizzat bir iktidar teknolojisidir. bir özneyi hangi kelimelerle adlandırabileceğimiz, hangi söylemler içinde var olabileceğimiz, hangi ifadelerin meşru kabul edilip hangilerinin “suskunluk” alanına itileceği doğrudan iktidar ilişkilerinin sonucudur (foucault, 1980). bu bağlamda, “yalvarış”, “itaat”, “buyruk” veya “itiraz” gibi söylem biçimleri, mikro düzeyde özneleşme süreçlerini inşa eder.
pierre bourdieu’nün da dilsel sermaye kavramıyla işaret ettiği gibi, kelimelerin iktidarı sosyal bağlama göre değişir; hangi dilsel formun prestijli, hangisinin “aşağı” görüldüğü toplumsal hiyerarşinin yansımasıdır (1991). dolayısıyla birine “yalvarmak”, yalnızca bireysel bir duygu aktarımı değil, aynı zamanda öznenin kendisini belirli bir güç ilişkisi içinde konumlandırmasıdır.
butler’ın (1997) “itiraf” ve “adlandırma” üzerine geliştirdiği kuram da bu çerçevede önemlidir. ona göre dil, özneyi kurarken aynı anda yaralar; “yalvarış” edimi, öznenin kendi özerkliğini askıya alması ve karşısındakinin hükmünü tanıması anlamına gelir. burada ortaya çıkan şey, tam da foucault’un bahsettiği mikro iktidarın işleyişidir: dil, bir bedeni ya da davranışı değil, öznenin kendi varlık koşullarını disipline eder.
sonuç yerine
bunca teorik ifadeden sıyrılınca karşımıza çok çıplak bir gerçek çıkar: hissettiklerimiz de politiktir. bireysel ilişkilere indirgediğimiz her şey gibi duygularımızı nasıl adlandırılacağımız da öğretilmiştir bize. birinden medet umarken bile ait olduğumuz sınıfın, toplumun, kültürün yükünü taşırız. en çaresiz hissettiğimiz anlar, bizi o çaresizliğe iten iktidar ilişkilerini de beslemektedir.
kaynakça
ahmed, s. (2015). duyguların kültürel politikası (s. komut, çev. ). sel yayınları.
butler, j. (1997). excitable speech: a politics of the performative. new york: routledge.
foucault, m. (1975). discipline and punish. new york: pantheon.
foucault, m. (1976). the history of sexuality, vol. 1. new york: pantheon.
foucault, m. (1980). power/knowledge: selected interviews and other writings, 1972–1977 (c. gordon, ed.). new york: pantheon.
gramsci, a. (1971). selections from the prison notebooks. new york: international publishers.
marx, k. & engels, f. (1848/1978). manifesto of the communist party. in r. tucker (ed.), the marx-engels reader. new york: norton.





Yorum bırakın