mekanlaşan sosyal mecralar ve rolünü üstlenemeyen ‘organik aydınlarımız’

ülkemizin içerisinde bulunduğu hukuksuzluklara ve baskı rejimine karşı tepkimizi hemen hemen her alanda ortaya koyuyor; derslerimizi boykot ediyor, ekonomik boykota destek veriyor ve sokaklarda hakkımızı arıyoruz. yaşadığımız hukuksuzlukların aslında düzenin bir parçası olduğunu, dolayısıyla da sandıkla değişecek yönetici erklerin de bu sistemin bir parçası olduğunu fark etmemiz, ekonomik boykotun önemini daha kolay kavramamızı sağlıyor. kavrıyoruz kavramasına ancak; emek – sermaye çelişkisinde sermayenin saflarında olan ve buradan beslenen devlet ile yönetimde rol alan siyasi figürleri tepkimizin merkezine koyamıyoruz. istanbul büyükşehir belediye başkanı ekrem imamoğlu’yla beraber 28 kişinin lisans diplomalarının hukuksuzca iptalinin fitilini ateşlediği olaylar, imamoğlu’nuntutuklanmasıyla iyice alevlendi. kişilerin şahsından bağımsız bir hale gelen protestoları bir adım öteye çıkarıp başarıya ulaştırmak için; eylemlerin özneleri olan öğrenciler, genel grev çağrısında bulundu. üretimden gelen gücü kesmenin sistemde yaratacağı krizi vurgulayan bu çağrı hâlâ gereken desteği görebilmiş değil.

kamuoyu, bu yanıtsızlığa ve kayıtsızlığa karşın eylemlerin ilk gününden beri gözlerini sendikalara değil, ünlü isimlere çevirmiş hâlde. sosyal medya hesapları üzerinden paylaşım yaparak ses çıkarmayan oyuncular, influencerlar, içerik üreticileri, komedyenler linçleniyor. elektrik gittiği zaman hayatımızdan tamamen çıkacak olan, bizden farklı bir konumda bulunmayan bu isimlerin paylaşım yapıp yapmaması neden bu kadar önemli? neden bu insanları sokağa, yanımıza çağırmıyoruz da kriterlerimizi birer paylaşım yapmalarına kadar düşürüyoruz? neden talebimiz üretimin ana gücü olan işçi sınıfının örgütleri konumundaki sendikaların desteği değil?

organik aydın tanımına entegre olamayan ünlüler

bu talebimiz, literatürde antonio gramsci’nin “organik aydın” önermesinde can buluyor.  gramsci’ye göre aydınlar, yukarıda bahsettiğimiz toplamları kamuoyu gözünde canımız istemese de böyle sınıflandırıyoruz, belirli bir sınıfın çıkarlarını temsil eden ve bu sınıfla birlikte şekillenen aktörlerdir. bu tanımını kitabında “her toplumsal grup, kendi organik aydınlarını yaratır ve bunlar, grubun ekonomik, politik ve kültürel çıkarlarını ideolojik olarak şekillendirme işlevi görür” (gramsci, 1971) cümlesiyle açıklar. emeğini satarak yaşamını kazanan insanların; mesai sonrası dinlenmek için açtıkları dizilerin oyuncularından, öğle aralarında gezindikleri sosyal medyaya içerik üreten içerik üreticilerinden ve verdikleri linklerle ne yiyeceğimizden ne giyineceğimize kadar belirleyen influencerlardan beklentisi de tam olarak bu: kendi sınıflarının organik aydınları olmaları. ancak, ideolojik bir arka planı ve politik bilinci olmayan (bir bakıma herhangi bir vasfı olmayıp sadece fiziksel görünümleriyle bir yere gelen) bu isimler ise bu süreçte yalnızca hayal kırıklığı olarak konumlanıyor.

yeni bir mekan alternatifi: sosyal medya

burada vurgulanması gereken bir diğer nokta ise sosyal medyanın artık yeni bir mekan olarak önümüze çıkması. deleuze ve guattari’nin imzasını taşıyan assemblage kavramına dikkat çekmekte de fayda var. assemblage, temelde “bir bütünü oluşturan bileşenlerin dinamik olarak bir araya gelmesiyle ortaya çıkan yapı” olarak tanımlanır (deleuze & guattari, 1987). ilerleyen süreçlerde bu tanımı geliştiren nail (2017); assemblage kavramının yalnızca fiziksel nesneleri değil, aynı zamanda söylemler ve toplumsal ilişkileri de kapsadığını belirtir. kavramı biraz daha konumuza uyarlamamız gerekirse; sosyal medya platformları, kullanıcılar tarafından verilen etkileşimler ve bu etkileşimden kazanç sağlayan içerikler ile içerik üreticileri arasında sürekli değişen karşılıklı bir ilişkiye sahip. daha basit anlatmamız gerekirse, karşılıklı olarak birbirinden beslenme söz konusu. sosyal medyayı farklılaştıran nokta ise sosyal medyanın aradaki bu ilişkiyi fazlasıyla gözler önüne sermesi. örneğin, herhangi bir firma ürettiği ürünlerin satılmaması hâlinde batmaya mahkûm. ancak üretici ile tüketici arasındaki bu ilişki, araya bu firmaları fonlayan siyasetçiler ve “görünmez el” gibi teorilerle gizleniyor. sosyal mecralar ise daha bireysel ilişkiler üzerinden şekillendiği için “engellemek” gibi basit bir eylem bile büyük yaptırımlara neden oluyor. bu duruma ilişkin de deleuze ve guattari’nin kök-sap modelinin altının çizilmesini gerekli görüyoruz. tıpkı deleuzeve guattari’nin (1987) kök-sap modeli gibi, sosyal medya da hiyerarşik bir yapıya sahip olmaktan ziyade çok merkezli ve bağlantılar aracılığıyla genişleyen bir yapıya sahiptir.

bu tanımlar bize sosyal medya ile yaratılan alternatif gerçekliğin oluşturduğu dengelere işaret ediyor. bir tarafta halkın meydanlarda hakkını aradığı bir gerçeklik varken bir tarafta da olay sosyal mecralarda ne kadar kalıcılık yaratılabileceğinin mücadelesine evriliyor. biraz da abartarak söylersek, twitter’da (yeni adıyla x) tt listesine girmek ve 1 mayıs’ı taksim’de kutlamak gibi bir mücadele alanı yaratıyor. bu yeni cephenin aktörleri ise yeni organik aydınlarımız oluyor. 

sonuç yerine: yeni düzende nerede konumlanacağız?

tüm bu tartışmalar; aslında yabancı olduğumuz bir çağı, geriden getirdiğimiz kavramların perspektifinden tanımaya ve anlamaya çalışmamız nedeniyle yaşanıyor. teknolojinin açtığı yeni kapılar, insanlığı alışık olmadığı bir tartışmaya sürüklüyor. klasik mekanlarımızın yerini sosyal medyanın bize oluşturduğu soyut mekanlar alıyor. örneğin, 20. yüzyılın sonlarında kentlerin artık tüketim merkezleri hâline geldiği saptamasını yaparak teoriyi önemli bir noktaya taşıyan lefebvre bile artık yeterli gelmiyor (1991). lefebvre, bu cümleleri kurarken üretim merkezlerinin ne kadar değiştiğini ve sınırlarını aştığını vurgulamıştı. günümüzde yaşadıklarımızı da bu öngörünün bir adım ilerisi olarak tanımlamanın yanlış olmayacağı kanısındayız. artık savaşımızın emek – sermaye çelişkisine direkt olarak indirgenemediğini, bireysel eylemlerimizin ve ilişkilerimizin de önemli bir paya sahip olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. yeni düzenin kendine has çelişkilerini ve sorunlarını ne kadar iyi kavrarsak alacağımız önlemler de o kadar nokta atışı olacaktır. sonuçta bize yönelik atom bombası kullanmaya hazırlanan bir düşmana nereye kadar kılıç sallayacağız?

kaynakça

deleuze, g., & guattari, f. (1987). a thousand plateaus: capitalism and schizophrenia (b. massumi, trans.). university of minnesota press.

gramsci, a (1971). selections from the prison notebooks (q. hoare & g. n. smith, eds. & trans.). international publishers.

lefebvre, h. (1991). the production of space (d. nicholson-smith, trans.). blackwell. 

nail, t. (2017). what is an assemblage?. substance, 46(1), 21 – 37. https://doi.org/10.3368/ss.46.1.21

Yorum bırakın

Popüler