siyaset, yalnızca entelektüel ve akademik bir merak olma kalıbına sıkıştırılamayacak kadar hayatın içerisindedir, hatta kendisidir. insanın yaptığı her eylem politik bir aksiyon noktası barındırır. bu nokta, yaşamı sürdürebilmek için emeğini satan işçide belirgin; ülkesi batının çöplüğü olmayı kabul etmiş bir gencin erişemediği temiz havada ise örtülü bir biçimde kendini gösterir. günlük yaşamını gözden geçiren herhangi bir insan, öyle ya da böyle siyasetten tamamen bağımsız bir eylemi olmadığını görecektir. hayat bu kadar politikleşmişken, ölümü politikadan ayırmak mümkün müdür?
ölüm, insanın gerçeğidir. kitle kontrol araçlarının önde gelen fenomenlerinden dinlerin insanlara sunduğu en büyük vaat, ölümden sonra yaşamın varlığıdır. yok olma düşüncesini sindiremeyen herkes, kendini bunun bir son olmadığına inandırır. yalnızca semavi dinlerle kısıtlamak da doğru değildir; destanlar gibi araçlar aracılığıyla günümüze ulaşan antik inançlarda, mitolojilerde de ölüm temasının işlendiğini görürüz. en eski destan olarak bildiğimiz gılgamış destanında bile ölümsüzlük otunu arayan kral gılgamış’ı okuruz. insan hayatında, en başından beri bu kadar önemli bir hattı tutmuş ölüm kavramını; mahşere kalmadan mercek altına almak istiyoruz. evet, hepimiz öleceğiz ama nasıl öleceğiz?
devletler bizi ‘yaşatabiliyor’
foucault, devletin bireyler üzerinden politika üretmesini biyopolitika kavramıyla açıklar. foucault’a göre, sadece fikirlerin tehdit olduğu dönem artık görece geçmiş; artık insanın yalnızca ne düşündüğü değil, doğrudan yaşamı hükümet politikalarının odağına yerleşmiştir. “modern devlet, insanın biyolojik yaşamı üzerine kurulu hâle gelmiştir” (foucault, 2003) cümlesinden de anlaşılabileceği gibi, insanın yaşamı direkt olarak devlet politikalarını besler. bir başka deyişle, iktidarlar artık öldürme gücünden ziyade yaşatma gücüne erişmiştir. yani iktidar; insan bedenleriyle, nüfusun sağlığıyla, üretkenliğiyle, doğurganlığıyla, ölüm oranlarıyla ilgilenmeye başlar.
foucault’un açtığı yolu mbembe devam ettirir. verdiği foucault eleştirisinde de altını çizdiği gibi, iktidar artık yaşatmakla değil, kimi ölüme terk edeceğiyle ilgilidir (2003). nekro politika adını verdiği bu kavramla, ölümün aslında ne kadar işlevsel bir silah olduğunu vurgular. artık ölüm, doğrudan bir egemenlik aracıdır. iki kavramı da aynı potada eritmemiz gerekirse; iş cinayetlerinde ölen çocuklardan ölüm orucunda olan insanlara kadar geniş bir yelpazeye erişiriz.
yalnızca veriden ibaretiz
artık devletler, kimin ölüme daha yakın olduğunu belirleme gücünü ellerinde tutarlar. bu durum özellikle savaş alanlarında, cezaevlerinde, kadın ve işçi cinayetlerinde görünür hâle gelir. kiminin ölümü için yas tutulur, kimi ise yalnızca bir veriden ibarettir. judich butler, hangi ölümün “yas tutulabilir” olduğu sorgulamasını da sistemin bu ikiyüzlülüğüne karşı yapar (2009).
bahsettiğimiz olguların daha da oturabilmesi için biraz teorik çerçeveden uzaklaşarak her gün karşımıza çıkan örnekler üzerinden ilerlemenin faydalı olacağını düşünüyoruz. mattia ahmet minguzzi’nin öldürülmesini hepimiz duymuşuzdur. kendisi ne yazık ki öldürülen ilk çocuk da değildir, son çocuk da olmayacaktır. kamuoyunda bu kadar yankı bulması bile herkesin ölümünün eşit olmadığını yüzümüze vurur. henüz 14 yaşındayken suça sürüklenen başka bir çocuk tarafından katledilmeniz de politiktir, arkanızdan çocuk yargılanmalarının yolunu açacak yasa tasarılarının konuşulmaya başlanması da. çünkü iktidarlar, yas hakkını kendilerince tanımladıkları “makul”e tanırlar. trans cinayetlerinde, işçilerin ölümünde olan da budur.
bir direniş yolu olarak ölüm
insanı ölüme veya ölümden beter bir yaşama mahkum etmiş her rejim için ölüm, bir direniş yolu olarak da karşımıza çıkar. insan bedeninin politik özne olduğu durumlarda, direnişin son kalesi de bedendir. 20. yüzyılda oy haklarını kazanabilmek için açlık grevine başlayan kadınlar, iktidarların bedenleri üzerindeki egemenliğini reddetmiş, bir başka deyişle sistemi kendi bedenleriyle sınamışlardı. butler, bedenin bu tarz performatif kırılmalarla siyasal bir özne haline geldiğini savunur (2004). bedenleri; kadınların görülmeyen ve kayda alınmayan taleplerini kendi üzerinden duyulur ve görünür kıldıkları siyaset yapar. iktidarların aldıkları aksiyonlar ise zorla beslemek adı altında, yeniden yaşamı kontrol altına alarak kendi ajandalarında yazmayan şekilde ölebilmenin önünü kesmektir.
sonuç yerine: ne yaşayabiliyoruz ne de ölebiliyoruz
sokakta yürürken kaçak elektrik kablosu nedeniyle ölebiliriz. caydırıcı olmayan cezalar nedeniyle cesaretlenmiş bir erkek tarafından öldürülebiliriz. uyuşturucu kullanımının önüne bilinçli olarak geçilmediği için bir bağımlı tarafından katledilebiliriz. bireysel silahlanma tırmandığı için belki de tanımadığımız birinin silahından çıkan kurşunla ölebiliriz. tehlike bariz olmasına karşın asla önlem alınmayan afetlerde ölebiliriz. denetlenmeyen iş yerlerinde güvencesiz ve kayıtsız çalışırken iş cinayetine kurban gidebiliriz. aslına bakarsanız, biz bu nedenlerle zaten her gün ölüyoruz. sistemin bize layık gördüğü şekilde ölüp birer istatistiğe dönüşüyoruz.
kaynakça
butler, j. (2009). frames of war: when is life grievable? verso books.
butler, j. (2004). undoing gender. routledge.
foucault, m. (2003). society must be defended: lectures at the collège de france, 1975-1976. trans. david macey. new york: picador.
mbembe, a. (2003). necropolitics. public culture, 15(1), 11-40.






Yorum bırakın